Gerçeküstü İnsanlık

Dünya dönedursun, farklı ülkelerdeki farklı insanlar eylemlerini yapmaya devam etsinler. Son zamanlarda farkettim ki sayamayacağım kadar “karakter” çeşidi varmış. Bilinçaltımıza yerleşmiş fakat; hislerimizi zorlayıncaya kadar o insanların karakterleri çoğumuzun umrunda değil.

 Normalde bizim ülke dışındaki terör olaylarını pek takip etmem. Usame bin Ladin’in adamları kime dadanmış, Afganistan’da neler oluyor falan bunları takip edecek vakit bulamıyorum. Gel gelelim geçen gün izlediğim videoya…

Ülke bir Arap ülkesi. 12-13 yaşındaki çocuk teroristler canlı canlı bir adamın başını bıçakla keserek koparıyor. Normalde kendimi dayanıklı biri olarak gördüğümden videoyu izlemeye karar verdim. Verdik vermesine de, videonun benim bilincime verdikleri insanlıktan soğuma derecesine getiriyor.

O çocuğun nasıl gözü dönmüştür ki diri diri bir adamı kurbanlık koyun gibi kesiyor. Evet, tahmin ettiğiniz gibi tamamını seyredemedim, duygularım buna izin vermedi. Ve bir insanın nasıl vahşice katledildiğini görmek insanlığı ve kişilikleri sorgulamama neden oldu.

Her düşünebilen, eylem yapan iki elli, on parmaklı varlıkların insan olarak nitelendirilmesinin yanlış olduğunu söylüyorum. Sadece terör değil. Bu yazım terör ağırlıklı oldu evet ama insan olmayı haketmeyen bir sürü mahlukat var.

Neyse aslında daha yazacaklarım vardı ama düşünmek istemiyorum, şimdilik bu yazı yarım kalsın devamı gelecek…

Yaşasın Ütopyacılık

Yazmam geldi, tutamam kendimi başlıyorum. Dünyanın bin bir türlü derdi var, bitmez. Hastalıklar mütemadiyen kol gezmekte. Tarihi romanlarda -ki pek sevmem Amin Maalouf‘inkiler hariç- yok vebaymış, ateşli hummaymış bahsederler. Bizim çağımızdaysa deli dana, kuş gribi hastalıkları çıktı. Şu sıralar da gazeteler manşet geçiyor: “Domuz Gribi” Hobaa bi domuzun gribi eksikti… Yok ismi bi kere antipatik geliyor. Tabii domuz gribi henüz Amerika kıtasında fink atıyormuş. Biz Türk‘üz. Virüs bizim memlekete gelene kadar önlem almayız :) Hahahaa… Hayır inkar etmiyorum ben de böyleyim. Bizim genetik kodlarımız böyle düzenlenmiş, Allah vergisi. Doğru düzgün araştırma yapıp, önlemi şimdiden almak bize göre değil…

Dün gazetede okudum gene buzullardan bir parça daha kopmuş. Küresel ısınma şeysi gündeme giriyor. Yani yapay bi göz korkutma zamazingosu mudur değil midir emin olamadım. Amerika’nın eski başkan adayı Al Gore sırf bu küresel ısınma için belgesel bile çekmişti. Adı da: Uygunsuz Gerçek. İngilizcesi neydi “Inconvenient Truth” olması lazım. Hatta belgeselin sonunda çok damar bi şarkı da çalıyordu. Kadının teki i need to wake up, i need to move niralarında bağırsıyordu. Ama ne biliym Dünya 4.6 milyar yıldan beri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Şimdiye kadar ne hava değişimleri, ejderhalar, dinazorlar geldi gitti, halen ayakta. Ne yıllarmış bee demeden de edemiyor insan. İşte o zamanlar dişleri olan koca koca kanatlı arceopterix denilen dev kuşlar falan varmış.

İnsan kendi yaşam alanını tanımadığı insanlarla bazen paylaşmak istemiyor. Atıyorum, yoldan yürürken yanından üç yüz tane insan geçiyor. Bunların iç yüzlerini göremiyoruz ama kimisi katil, kimi hırsız, kimi de terorist… Ülke çapında yapılan istatistiklere bakıldığında o kadar çok tarikat, örgüt vb kötü topluluk varmış ki, duyduğumda korkmuştum. Sayıları veremiyeceğim çünkü hatırlamıyorum.

Ayn Rand teyzemizin -ya da ninemizin demeliyim- Atlas Vazgeçti isimli kitabında çok güzel bir ütopya örneği gördüm. O kadar beğendim ki… Hani kadın benim içimdeki hislere tercüman olup, kağıda karalayıvermiş resmen. Dünyadaki sömürücü işe yaramaz insanlardan kaçan bir grup akıllı, büyük bir araziye kendi küçük dünyalarını inşaa ediyor. Diğer insanlar onların yaşam alanını göremesin diye de lazerli özel ışınlarla yansıtıcı yapıyorlar ve yukarıdan uçaklar geçerken orası dağ veya tepe olarak görüyorlar. Kara yoluyla da ulaşım mümkün değil. Eğer zorla bodozlama dalmak isteyen sazanlar olursa, mekana girme teşebbüsünü yaptıkları an elektrik çarpıyor.

Bazen benim aklıma da garip garip ütopya fikirleri geliyor. Tanıyanlar bilir, sigaradan çok rahatsız olurum. Bi de biri yanımda içince kıyafetlerime kötü koku sinecek diye de sıkıntı yaparım. Tembel insan da sevmem. Keza cahil insan da… Bunları örneklerle çoğaltabiliriz. Sonuç itibariyle; benim gibi düşünen özel insanlarla kendi dünyamızı kurmak isterdim. Kimse bizi rahatsız edemeden dilediğimizce yaşamak…

Ya da istemediklerimizi yok edip, dünyanın bize kalması -hain kahkaha efekti muhahaaa-

Emeğe saygı teraziye tıkla

Ehh, bu biraz can sıkıntısı yazısı olacak. Sabahtan beri yoğun bi şekilde yapı statiği çalıştım ve bugünkü programımı sonlandırınca ne yapacağımı bilemeyerek apışıp kaldım. Bari dedim günlüğe bişeyler karalayıp incir çekirdeği mevzusuna el atıym.

Hani ilk forum siteleri çıktığı zaman millet oralarda rütbe almaya çalışırdı. Kendince bir paylaşım yaptığında, adam “rep” diye bişey isterdi. O rep’ler arttıkça adamların rütbesi yükselirdi. Yükselince ne olacaksa :) Bi de paylaşımlarının altında “emeğe saygı, teraziye tıkla” yazarlardı -ki bunun çok geyiğini yapmışımdır- garibime gider. Kimin garibine gitmez ki… Gitmeyenin de gitmesin canım, garibine gitmeyen kişi garibine giden kişi tarafından garipsenmeyecek diye bişey demiyorum; tabii ki garipsenecek, hem de ne garipsenmemesi o kişi de onlardan biridir. Rep manyağıdır o. (Sondan bi önceki cümleyi bi okuyuşta anlayan varsa helal, ben zaten anlaşılmaması için bilerek öyle yazdım)

Falan filan…

Bi de “falan feşman” diyolar. Feşman nedir bilmiyorum, sözlüğe de bakmam canım istemiyor.

İki kişi arasındaki gelip geçici konumalarda geçen “eyvallah” kelimesinden de pek hoşnut değilimdir açıkçası. Ne öyle eyvallah demeler. İnsan gibi teşekkür et, sağol de. Ne biliym recep ivedik gibi sağ elini kalbine götürerek minnet göster.

Gibi gibi.

Şu an yatağımda laptop’um kucağımda takılıyorum. Gün boyu ders çalışırsın eğilmekten omurilik kemiklerin ağrır tabii yatakta duracaksın. Laptobun yanında ne zaman bişey içecek olsam, aklıma dostum Sezer’in anlattıkları gelir bi garip olurum.

Şimdi bi çocuk yeni laptop almış, yatakta laptopla takılırken ayran içiyormuş. Haha ayran ne alakaysa :) Sonra ayranı yanlışlıkla laptobun üzerine dökmüş ve alet bozulmuş. E öyle olunca da garanti kapsamına girmiyor. Ne zaman canım bişey içmek istese o olay aklıma gelir ve vazgeçerim. Çünkü fena halde sakarım. Ooff çok susadım, bi su içsem mi ne ;)

Nerde o eski radyolar

Hayır, “Müzik ruhun gıdasıdır, bulaşık yıkarken de beslenmek lazım” dedim salonun ücra köşelerinde yıllardır uyuklayan küçük kasetçalarlı radyoyu mutfağa götürdüm. Bulaşık, yapmaktan zevk almadığım işlerden biridir. E kuru kuru bulaşık yıkamak sıkıcı geliyor. Geçenlerde aklıma geldi müzikli bulaşık belki sıkıntımı biraz hafifletir diye.

Neyse, am/fm modunu ayarlıyıp kanalları geziyorum. Lakin düzgün kanal bulmakta zorlanıyorum. Tam kanal buluyorum, aletin yanından uzaklaşmamla beraber cızırtılar çıkartıp, adeta bırakma beni diyor :) En azından biraz düzgün çeken bir kanal bulunca başlıyorum kirlilere el atmaya. O da ne, meğer ilahi radyosuymuş. Peçeteyle elimi kurulayıp hızlıca başka kanal arıyorum. Bu sefer arabeskin babası bi fm. Arka fondan hatun kişisi: “Yeryüzünün en arabesk radyosundasınız” diye uyarıyor.

Nedir bu olay, böyle olmamalı, derken gene bulaşıklı ellerimi kurulayıp bu sefer adam gibi radyo ararken her telden fm’e rastladım. Tecavüzcü coşkun müzikleri tarzından şeyler mi dersiniz, ağlar gibi şarkı söyleyen adamlar mı dersiniz ne ararsanız var gecenin 23.30′unda. Bi ara latif doğan kılıklı bi herif söylüyor. Adam ağladı ağlayacak. Bana da bi haller oldu, yüzüm çöktü :)

Sonunda güzel bi radyo buldum ve bulaşıkları Göktan’ın “sen” isimli şarkısıyla noktaladım. Şimdiyse bir yandan nutellalı ekmeğimi yiyip, çayımı içerken yazımı yazıyorum.

İyi geceler günlük, yoğun bir hafta olacak…