Huzur

Tanrım, o kadar hafifim ki… Bir keresinde zengin biri şöyle demişti: “Para var huzur yok” Güzel tespit tabii ki. En azından olayların farkında. Peki ya henüz zengin olmayan ben? An itibariyle kendimi huzura ermiş hissediyorum. Elin zenginleri bile parayla huzur alamadıklarına göre huzuru bulmak büyük şans. Yok kardeşim sizin zenginliğiniz bi yere kadar. 

Her zaman deney yapan İsviçreli bilim adamları gene boş durmayıp, kendilerine araştıracak konu bulmuş. Sokakta gördükleri her insana sormuşlar: ” Şu anda hayattan ne isterdin? ” Verilen alaturka, marjinal cevapları hepimiz tahmin edebiliyoruz. İşte kimisi ev-araba, kimisi aşk-sevgili, kimi mutluluk vb dileklerde bulunmuş. Dolaşırlarken bir sarhoş görmüşler. Adam eskiden kimya mühendisiymiş, şimdiyse nerde akşam orda sabah misali bir hayat. Adam, cevap olarak hiç bir şey istemediğini söylemiş. Bizim bilim adamları olaya şaşırıp, şüpheyle bakmış tabii. “N’oluyoz lan nie bişey istemio bu ayyaş” demişler. Tamam öyle dememişler buralarını ben uyduruyorum da bu tarz bişey söylemişlerdir illa -uykulu gülümseme-

Ayyaş adamın istediği, hayattaki her şeyin olduğu gibi kalması. Ne güzel değil mi? Tabii mutsuz olan psikopatlar için değil. O kadar dırdır, stres, yoğunluk o kadar esir alıyor ki kendini yaşamayı ihmal ediyor insan. Bizim ayyaş olayı çözmüş, her şeyi boşverip, farklı bir hayat, huzur…

Huzur dolu hayat, hayat hayat huzur. Umarım bana gelen bu huzur molekülleri bir müddet dimağımdan ayrılmaz. Malum finallerim geldi çattı…

Gerçeküstü İnsanlık v2

Evet önceki yazıma ikinci bir versiyon ekliyorum. Zarlar atılıyor… Tek mi çift mi? Türlü türlü insan var diyordum. Bugün alış veriş yaptım eve gelicem bindim otobüse bi kişinin yanı boş mecburen oturdum. Adam da kirli görünümlü sevmediğim bi insan tipi. Lavuk yayılmış koltuğa. İlk önce bişey demedim, otobüs gitmeye devam ediyorum adam iyice yayılmaya başladı. Hayır pantolonu da kirli, mecburen ben iyice dışa çekildim. Adam artık abartıp iyice yayılıp bacağı bacağıma değince tepem attı, kızdım. Tanıyanlar bilir sinirlenince gözüm döner. Adama söylendim öyle kötü baktım ki ne yapacağını bilemedi hemen apar topar kenara pıstı :) Zaten karşılık verseydi fena yapardım.

Demek istediğim işe yaramaz fuzuli oksijen tüketen amacı olmayan bir sürü insan var. Al işte bi de mahalle karıları vardır. Full dedikodu. Bizim Bolu’da çok var onlardan. Apartmanın önüne oturur, geleni geçeni keserler. Hadi kesmek neyse de gözünün içine de dik dik bakıyorlar. Örneğin ben o tarz bakışlardan rahatsız olurum. Ama biraz çaresini buldum: Bazılarına selam vermek :) Onlara selam verip hatırlarını sormak. Zaten iletişim tekniklerinde de vardır bu. “Karşındakinin size tehdit oluşturacağını hissettiğinizde hemen atağa geçip, onunla konuşun”

Gelelim Hadise’ye. Eurovision’da Hadise’den yana umutluyum. İlk üç kesin diyorum. Bakalım ne olacak. Bir de bir güruh var ki sormayın. Hadisenin elbiselerine takmışlar. TRTciler Hadise’nin eroETİK buldukları klibini yayınlamamışlardı biliyorsunuz. Şimdi de kırmızı kıyafet tartışması çıktı. Arka dekorun rengi yüzünden hatunun sönük kalmışmış. Danscı elemanı beğenmemişlerMİŞ. Gerçi benim fırsatım olmadı yarı finali izleyemedim. Finali bi terslik olmazsa izlerim, bakalım.

Bi haber okudum yuhh dedim. Adam 35 senedir yıkanmıyormuş. Hahahaa. İnancına göre vücudunu kirden arındırmak için toprak sürüyormuş. Tabii mevzu Hindistan’da oluyor. Bizde aynı şeyi yapana “çingene” diyorlar. Gerçi, Jean Christophe Grangé “Leyleklerin Uçuşu” veya “Kızıl Nehirler” kitaplarından birinde balkanlardaki çingenelerin nazara inandıkları için banyo yapmadıkarını yazmıştı. Eğer bi çigene kızı banyo yaparsa o kadar güzel oluyormuş ki ona imrenerek bakan insanlar yüzünden nazar değip, başına bin bir türlü iş geliyormuş. Bu yüzden kirli kalıp nazarı uzak tutuyorlarmış :)

Vaziyet budur sayın seyirciler…

İstanbul Yapı Fuarındaydık

Güzel, güzel, çok güzel bir gündü diyerek Fuar’dan başlıyıp, Taksime uzanan günümüzü anlatmaya başlıyorum.

Uzun zamandır bekliyordum 9 Mayıs gelse de yenilikleri keşfetsek diye. Malum mezun olmamıza üç hafta kaldı, etkinlikleri kaçırmamak gerek. Kaç gündür billboardlarda -aslında billboard demeyi sevmiyorum güzel Türkçemiz zarar görmesin- ilanları vardı. Haliyle bizim okul da otobüs kaldırdı ve sabah 8:30′da İzmit’ten hareket ettik. Dönüş 16:30′daydı ama biz Ervin’le hemen güzel bir plan yaptık ve dönüş saatini değiştirdik :)

Fuara varmadan çok önce biz zaten hangi salonları öncelikle dolaşacağımızı elimizdeki davetiyeden numaralandırmıştık. Önce bilgisayar yazılımlarıyla ilgili salonu dolaşmaya başladık ve yeni iki programla tanıştık. Hatta metraj hesabı yapanı da sayarsak üç. Autodesk İnşaat Mühendisleri için Autocad destekli yeni bir program daha çıkarmış ve tam anlamıyla şok oldum. Çünkü “Autocad Structure” çelik profil destekli üç boyutlu dizayn yapabilme özelliğine sahip. Bu özellik sadece “steel” ve “xsteel” programlarında vardı ve Autocad’in böyle bir şey yapması beni çok sevindirdi. Daha sonra “Zwcad” isimli Çin yapımı programı gördüm. Program Autocad’in tıpkısnın aynısı. Komutlar, menüler falan tıpa tıp. Bu Çinliler alem adamlar herşeyin kopyasını yapıp ucuza satıyorlar. Autocad’in satış fiyatı 2600 $ civarı. Zwcad’in ise 350 $ ve Autocad’in yaptığı her işi yapıyor.

Çinliler demişken fuarda iki kişiyle tanıştık. Şunu da söyliyim insan fuar salonlarına girdiğinde kendini güzellik yarışmasında sanıyor. Sanki ülkede ne kadar güzel ve mini etekli kız varsa hepsi oraya toplanmış. Dekorasyon bölümünde Çağla isimli stand kızıyla tanıştık. Aynı zamanda dekorasyon dergisi hazırlıyormuş. Kendisine güzellik yarışmasına katılmasını söyledim.

Peki Çinli bir kız ne kadar güzel olabilir? Daha önce hiç güzel bir Çinli görmemiştim. Uzak Doğu ve Asya kızlarına eleştirel yönde pek dikkat etmezDİ gözlerim. Lakin, onu ilk önce Koreli sandım. Konuşup, tanışınca Çinli, fakat beş aydır İstanbul’da yaşadığını söyledi. Bazen Türkçe, bazense İngilizce kısaca hangisi işimize geliyorsa öyle konuştuk. Adı Wing. Türk adı ise Ece’ymiş. Ece “kraliçe” anlamına geliyor dediğimde çok şaşırdı ve heyecan yaptı :) Hoş, Wing de kraliçe gibiydi. Zaten öyle olmasa fuara almazlardı :p

Demin msnde konuşuyoruz farkettim ki kız Taksimi ve Moda’yı benden daha iyi biliyor. Ehh artık sen taa Çinlerden gel bizim memleketi bizim kadar bil. Hayır İzmit’i, Bolu’yu falan da biliyor. İskender kebap falan filan tüm yemekleri denemiş. Zaten Taksimin göbeğinde otuyorsa bir çok şeyi öğrenir bi insan.

Neyse günümüzün “Taksim” bölümüne gelelim. Biz zaten Ervinle bizim okulun grubundan ayrılıp, fuarda ayrı takılmıştık. Çıkarken de okulla beraber İzmit’e dönmeyip, direk otobüse atlayıp Taksim yolunu tuttuk. Tuttuk tutmasına da trafik felçti. Bir buçuk saatte vardık ancak. Sıcaktan neredeyse alnımızdan terler akacaktı. Puhaha… -abartılı gülümseme-

İstiklal caddesi, Taksim, Beşiktaş, Üsküdar şeklinde bol bol gezdik ve her güzel gezinin ardından vapur keyfini tamamlayıp, atladık Efe Tur’a geldik İzmite. Aslında daha anlatılacak bi sürü şey var da çok uzun olmasın. Siz de sıkılmayın ben de :)

Orada çekildiğiniz resimler nerde Ömür? diyenler maalesef bir-iki resim haricinde çekilemedik Fotoğraf makinemin bataryası’nın işi bitmiş. Dün gece boyu onu tamir etmekle uğraştım fakat olmadı. Neyse onları anlatan bi yazı gelecek…

Empati-Adam Fawer

Eveet, Adam Fawer amcamızın “Olasılıksız“ından sonra bir de “Empati“sini okuyalım dedik. Mert beğendiğini söyleyerek önermişti.

Kitap 639 sayfa. Baştan sona bir çırpıda okutuyor kendini ama… Başkahraman sayısı birden fazla. Telepatik yetenekleri olan birden fazla kişinin başından geçenler anlatılıyor.

Elijah, Winter, Kohel,Darian ve Valentinus. Bunlar romanın kahramanları. Bunlar ve bir kaç kişi karşısındaki insanların hem aklından geçenleri okuyabiliyor, hem de onların düşüncelerini kontrol edebiliyor.

Romanda aynı zamanda bir bilgisayar korsanının neler yapabileceğini de anlatmış yazar. Bilgisayarlar ve cep telefonlarıyla neler yapıp, insanları zor duruma sokma olayları vs.

Kilise, rahipler, din ve tarikatlar. Bunlar da var içinde…

Olasılıksızdan sonra bu kitap da oldukça iyi. Özellikle kurgusunu beğendim. Fakat “Olasılıksız“da da rastladığım eksiklikler bunda da mevcut. Yazar’ın tasvir yeteneği malesef kötü. Bunu söylemek istemiyorum ama yazarın da okuyucunun da yaratıcılığını sınırlamış.

Son yüz sayfa çok hızlı yazılmış ve yazar artık bitsin de kurtulayım şeklinde acele etmekten “olasılıksız”da olduğu gibi bunun da sonunu okuyucuyu etkileyecek şekilde bitirememiş.

Peki okuyalım mı Ömür? derseniz. Evet okuyun, kitap güzel.