Bunu da mı görecektik ey cemaat?


Şu İstanbul’da ne ararsan varmış arkadaş. Bizim Rumelihisarüstü için çoğu ev ruhsatsız diyorlar zaten. Bunu belediyecilere sormak gerek. Siz tapusu olmayan eve nasıl elektrik, su, doğalgaz veriyorsunuz? Ey telekom! nasıl bu evlere hat çektiniz? Şimdi çıkın işin içinden sıkıysa. İstanbul’da büyük bir deprem olacak ve bu binaların çoğu yıkılıp, bir sürü insan ölecek… İstanbul’un ekonomisi, dolayısıyla Türkiye’nin zaten sorunlu olan ekonomisi iyice yerin dibine girecek.

Burası bizim mahalledeki Sinekli Bakkal. Görünce “yok artık” dedim. Ev arkadaşım da öyle demiş ki, o da benim gibi fotoğraf çekmiş. Dün, sırf bunu çekmek için fotoğraf makinemi yanıma aldım. Arkadaki mentos şekerlere dikkat.

Bu kadar vicdanı rahat bir insan olabilir mi? Sen hem gecekondu yap, hem de üstüne üstlük onu kirala ve de ulu orta yaz. Pes! Telefon numarasını photoshop’la bilerek buğulamadım. Adam bu kadar rahat yazdıysa ben ne diye saygı gösterip de numarasını sileyim. Aslında televizyonlara haber versem iyi “trajikomik haber” olur. Resmi kurumlara versem sonuç çıkmayacak biliyorum. Şimdi bu gecekondu sahipleri örgütlenmişler, belediyelere baskı kuruyorlar “bize ruhsat verin” diye. Yüzsüzlüğün bu kadarı. Bir taraftan bileğinin hakkıyla vergisini verip yaşayan insanlar; öte yanda parazit yaşayan sömürücüler…


3 Mart Dünya Mutsuzlar Günü olsun


Günlük, bugün okuldan Yapısal Deprem Mühendisliği dersi hocasının ayarladığı teknik geziyi gerçekleştirdik. Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü’nü ziyaret ettik. Hep nasıl deprem kaydı alındığını merak etmişimdir. Bir de ben teoride işi iyi öğrenemiyorum. Gidip görerek yani kinestetik dokunsal olarak öğrenen insan tipi olduğumdan bu gezi benim için faydalı oldu.

Sabah erkenden kalkarken nasıl kararsız kaldım gitsem mi gitmesem mi diye. Acayip uykum vardı. Önce kalktım, sonra tekrar yattım ve sonra tekrar kalktım…

Rasathanede bi de baktım kimi göreyim? Üniversiteden hocam Kemal Beyen’i gördüm. Diplomamı almaya gittiğimde odasına bakmıştım Kemal Hocamın ama yoktu. Görüşmek bugüneymiş. Biraz konuştuk ve bana bitirme tezimle ilgili tavsiyeler verdi.

Enstitü’de de laboratuarı ve deprem izleme ve müdahale binasını da gördüm. Acil bir durum söz konusu olduğunda Cumburbaşkanı, Başbakan ve Vali’ye direk ulaşılabilecek telefonlar da vardı.

Gezinin sonunda da bir hatıra fotoğrafı çektirelim dedik. Fotoğrafa bakınca farkettim ki benim saçlar iyice dökülmüş. Ufaktan alıştırmaya çalışıyorum kendimi.

Akşamları hep beni karamsarlık sarıyor. Kendimi hep mutsuz hissediyorum. Gelecekten beklediğim şeylerin gerçekleşmediğini düşünüyorum. Zaten üniversite hayatımda da mutlu hissetmiyordum. Lise’de de ve şimdi de. Şöyle bir düşündüm de ben hayatım boyunca hiç mutlu bir dönem geçirmemişim gibi geliyor. Mutsuzum. Psikoloğa görünmeyi düşünüyorum belki üzerimdeki bu karamsarlığı atmamda bana yardımcı olur. Bir de psikologlara pek güvenmem, eğitimini zekasını falan sorgularım. Faydasını göreceğime inanmam ister istemez. İşte asıl tehlikeli olan da bu…

Akşam okuldan otobüsle gelirken trafik çok sıkışıktı. Koltukta oturup, trafiğin açılmasını beklerken dışarıyı, milletin arabalarını seyrediyordum. Birden hani bilgisayarlarımızın arka plan resmi yapığımız son model spor arabalardan biri geçti karşı şeritten. Baktım direksiyonun başında goril gibi bi herif. Daha dikkatli bakınca onun Cem Yılmaz olduğunu farkettim. Acayip kıskandım, ondan da kendimden de nefret ettim. Ben burada o iğrenç mühendislik derslerinin ödevleriyle uğraşırken, o kim bilir hangi çiçekten bal toplamaya gidiyordu. Kendi kendime adalet mi lan bu dedim. Bill Gates’in dediği gibi hayat adil değildir, bu fikre ne kadar çabuk alışırsanız iyi olur…

Sonra akşam eve gelince facebook’a baktım. Bu aralar iyice sardım bu siteye ha :( Liseden bir arkadaş polis oldu. Bizim arka sırada otururdu. Kafası da fazla basmazdı. 4-5 yıldır polis ve kazandığı parayla güzel bir araba almış ve nişanlanmış. Sevgilisi bunun her fotoğrafına yorum yapmış, arabayla beraber de resim çekilmişler. Ve profiline de şunu yazmış: “Hayat mutsuz olacak kadar uzun değil” Çok güzel söz. Bu arkadaşı da çok kıskandım ama gıcık olmadım kendisine. Ne güzel, mutlu-mesut, parasını kazanıyor. Belki toplumda çok saygın biri olarak bakılmıyordur -bunu bilemem- ama hayatından memnun, sevgilisiyle mutluluk pozlar var sarmaş dolaş, yan yana.

Bi de şöyle bir kendime baktım; hayata atılamamış, ne istediğini bilmeyen, bir işte çalışmayan ve beni istediğim gibi seven bir sevgilisi olmayan biri olarak görünce ekstradan mutsuz hissediyorum.

Bugünkü favori şakım da Justin Timberlake’den What goes around comes around.


Ruh hali değişkenlik


Saat 12yi 1 geçiyor. Yatmak isteyip de yatamıyorum. Oysa bugün öğleden sonraki ders nasıl da sıkıcı gelmişti. Direk eve gidip yatarım diyordum. Tabii ki bir iç ses “yalan olur” dedi. İnternet bağımlısıyım. İnternet varken başka şeylerle ilgilenemiyorum. Yatıp dinlenmem lazım. Canım çok sıkılıyor. Aslında bir sebebi yok. Deminden beri “why i feel like an alien” şarkısını dinliyorum. Sanırım ben de o memnuniyetsiz insanlardan biriyim. Ortada bir sebep yokken kendimi iyi hissedemiyorum. Belki de yorgunluktandır. Kim bilir, belki iki gün sonra da iyi hissederim. Dedim ya mutlu olmak için de mutsuz olmak için de bi sebebim yok… İyi geceler günlük.


Resmi işler… mantık…


Günlük, oldum olası resmi belge alma-verme işlerini sevmiyorum. Zaten nasıl ki “askerlikte mantık aranmaz” diye bir söz varsa, ben de bunu resmi evrak işine uyarlıyorum. Aynen öyle. Geçenlerde bir yazı okumuştum, bir mali müşavir yazmış. Şirket kurmakla ilgili neler yapılması gerektiğini anlatmış ve sonra sonuna da eklemiş; dünyanın hiç bir ülkesinde iş kurmak bu kadar zahmetli değildir.

Bir iş için bir sürü evrak toplamam ve ikametimi Bolu’dan İstanbul’a almam gerekiyordu. Lakin o iş ne saçma bi iştir. Zaten eve otobüsle bir saat uzaktaki Nüfus Müdürlüğüne gidiyorum ve bizim evin adresinde ev arkadaşımın da ikameti göründüğü için beni direkt olarak kaydedemiyorlar. Neymiş, arkadaşım da gelip kendini bir gösterip (!) imza atacakmış. O kadar dil döktüm gişedeki memura; yapma etme bak ben İnşaat Mühendisiyim yüksek lisans yapıyorum, iş için acil gerekli. Adam sonra müdürle konuşmamı söyledi. Nafile. Artık ev arkadaşıma telefon edip, rica ettim acil gelebilir misin diye. Sağolsun Barış da hemen atladığı gibi otobüse geldi o iş halloldu.

Peki parayla yaptırılan bi iş ne kadar can sıkıcı olabilir? İkametgah işinden sonrasını hızlı şekilde hallettim, onlar aradaki işlemler. Geldim son işe. Notere… Girdim ama ne sıra belli, ne de oradaki çalışanlar -katip mi deniliyor ne- hiç sallamıyorlar. Bekle bekle sıkıldım. Tam birinin önündeki sandalye boşaldı. Oradaki şişko patates suratlı kadın bana aynen şöyle dedi: “Siz kalkabilir misiniz şu bayanın işi var” Bunu demesiyle kalktım ama sinirlendim, çaktırmıyorum. Evet o kadın benden önce gelmişti hatırlıyorum.

O kadının işi bitti tam ben otururken yan masadaki kadın demez mi “bu beyler de sırada ama hangini önce geldiniz?” Ben hemen cingar çıkardım tabii :D “Önce ben geldim, iki saattir yan tarafa bekliyorum, benim işim hallolucak! Onlar benden sonra yaptıracak” Şimdi bu dediklerim komik geliyor ama orada nasıl sinirliyim. Adamlardan biri ters bişey söylese kesin kavga edicem. Bir imza beyanı ve bir tane de diploma fotokopisi için aldıkları para 44 TL. Evet evet, bu kadar dandirik bi şey için o kadar para alıyorlar ve paranla sıkıntı çekmen de cabası. Noter seçimini yanlış yaptım ben. Harbiye’deki 17. notere gitmiştim. Sevgili okuyucuya şunu belirtmek istiyorum; sakın 17. notere gitmeyin. Beş dakikalık işi yarım saatte yapıyorlar. Çalışanları da çok suratsız.

Neyse günlük, ben o işleri dün hallettim sonunda çok şükür. Bugün de evraklar teslim etmek için saat 07.45te kalktım. Uykuluyum, saat 22.39 kitabımı okuyup uyumalıyım artık. Bu arada Koloni’yi daha bitiremedim. Çok sürükleyici ama yataktayken on sayfa okuyunca direk gözler finito :D




Warning: stristr() [function.stristr]: Empty delimiter in /home/omurteki/public_html/wp-content/plugins/wassup/wassup.php on line 2093